İnsanın sermayesi bulunduğu andır diyordu bir adam. Haklıydı baştan sonra ama o an o kadar küçük bir zaman aralığı ki, insan varolduğuna sevinse mi kayıp gittiğine üzülse mi bilemiyor. Buna kafayı takıp gidersem 10 dakika öncesini düşünüp hüzünlenecek kıvama geliyorum. Gidiyor herşey, durmuyor, durdurulamıyor. Öyle bir sel ki bu kafa tutulamıyor.

Zaman kaygısı ölümün geleceğinden değil. Çünkü yaşlanıp ölmek garanti değil. Dolayısıyla ölüm korkusu değil yaşanan. Yarın ne olacağım derdi de değildir, geleceğe ait bir kaygı değildir. Her geçen saatin, günün bıraktığı izi görmekte değildir tam olarak. Üzen bitme hissidir. İnsanın kendisinin değil, 10 dk öncenin bitmesidir. 1 sene öncenin bitmesidir, 20 sene öncesinin bitmesidir. Hatırlamaktır üzücü olan, hatırlayabilmektir ve bazen o kadar uzak kaldığında yaşananlar hatırlayamamaktır. Önce detaylar kaybolmaya başlar hatıralarda. “Ne demiştim tam o anda”, “kim vardı yanımda”, “neredeydim tam olarak” soruları bir süre sonra “o tam nasıl olmuştu, hangi seneydi” gibi sorulara bırakmaya başlar kendini. O hayatında seni sen yapan, senin geçen zamanına anlam kattığını düşündüğün zaman dilimleri sana yar olmaz bir süre sonra. Bazen öyle paranoya yapar ki insanda bu durum, “ne yaşadın sen?” diye sorsalar hiç birşey hatırlayamacakmışız gibi gelir. Düşünsenize bir anda hiç birşeyi hatırlayamıyorsunuz. Ki “hatırlayamamak” en azından hatırlanacak birşey olduğunu flu da görünse hatırlamak demektir. “hatırlayamamak” bile elimizden kayıp gittiğinde insan “hatırlama endişesi”nden de kurtulmuş olur mu, hatırlamaya çalışacağı birşey olmadığından. Ya da o “an”a bir anda geçmişi olmadan ışınlanmış gibi hissedip daha çok panik yapmaz mı?

Herşeyi her an geride bırakıyoruz, yanımızda yazıları silikleşmeye mahkum bir hatıra defterimiz var sadece. Sürekli kaydedebildiğimiz kadarını kayıt ediyor kafamız yaşadıklarımızı bu deftere.  Bazen defteri açıyoruz, yıllar öncesine ait aslında çok ama çok sıradan bir hadiseyi hatırlıyoruz.: “İlkokula gittiğim dönemdi, çok çetin bir kışın ardından bahar gelsin diye beklemiştim. Sonra bir gün nisan yağmurları ile gelmişti bahar. İlk yağmurdan sonra sokağa çıkıp hafif güneşli havaya bakıp ne kadar sevinmiştim, bahar geldi diye”. Ve bu hatırayı özlemle anıyoruz, o anda tekrar orada olmak istiyoruz, o baharı beklemek, yağmurdan sonra sevinmek. Peki o anın geçtiği zamandan 10 gün sonra böyle hissediyor muyduk? 1 sene sonrasında böyle hissediyor muyduk? Muhtemelen “hayır” bu soruların cevabı. Ama 30 sene sonra şu anda birden bire akla gelince hissediyoruz iliklerimize kadar. Kritik soru gelsin o halde : 10 dk. önce gayet sıradan gelen bir şey yaptığında onu özleyebileceğini hiç düşündün mü? İşte benim didiklediğim durum bu.

İnsan geçmişi özlerken aslında sadece yaptığı şeyi özlemiyor. Bazen sadece o anda içinden geçen bir hissi, o anda bulunduğu zamanın şartlarını özlüyor. O gün çok anlamsız gelen, o güne o ana ait bir detay daha sonra tamamen kaybolduğunda özlüyorsun hatırladıkça. Yani şu anda etrafımızda o kadar çok kabullendiğimiz, alıştığımız, alıştığımızın farkında olmadığımız o kadar çok detay var ki. Bir zamanlar televizyon denilince siyah-beyaz televizyonlar ve açılma kapanma saatleri olan tek bir TRT kanalı gelirdi. Yaşınız müsaitse düşünün o zamanları, şimdi hafiften bir iç gıcıklığı duymuyor musunuz? Yok artık siyah beyaz televizyon ve tek TRT kanalı. İşte o dönemde hatırladığınız o televizyonu izlediğiniz ve hatırladığınız herhangi bir an bir “hatıra” değil mi hepimiz için. Önemli değil mi? O dönem başka türlüsünü olmasını bile aklımız almadığı için normal geliyordu. Şimdi bize normal gelen o kadar detay var ki hayatlarımızda. Bu detayları belki bir gün hatırlayıp “keşke daha çok..”, “keşke yeteri kadar..”, “keşke bir kere daha..” diye başlayan cümleler kuracağız.

İnsanın tek sermayesi bulunduğu andır diyordu bir adam. Bu sözü eksik bulup tamamlayan adamı hiç unutamıyorum : “yaşanılan an sermaye, hatıralar harcadıklarımız ve kazandıklarımız, gelecek ise ne kadar sermayemiz olursa olsun, istediğimiz kadar harcasak da, kazandıklarımızın aynısını alamayacağımızı anlamaktır.”

“İşleyen demir ışıldar” demişler ya sözün özü doğru aslında. İşlemek lazım!

Ataların sözünü neden şeksiz şüphesiz kabul ederiz konusuna girmeden başka bir yöne sapıp “işleme”nin hüviyeti konusunu bir kurcalamak istedi cancağızım. Varsaydım ki, atanın sözü doğrudur. Doğruluğunu tespit için pozitif-pozitif bilimsellik akan laboratuvar ortamları hazırlayabilirsiniz, tecrübe edip sonuçları da yayınlarsınız. Sonra bilim namına işin nasıl, neden sorularına bakmadan gözlemlerinizi aktarıp, ahkamlar kesersiniz. Ama mevzuya buradan girersek münakaşa uzar, asıl kurcalamam gereken yeri kurcalayamam. Bu nedenle varsaydım sözün sahibi atanın tespiti kat’i surette doğrudur.

Şimdi gelelim o halde bu işlemek nedir? İnsan için düşünüp işlemek fiili nasıl tabir edebilirim. Bir kabın içerisinde kabın şeklini almış olan algılarım hemen “çalışmak” diye buyuruyor inceden. İşlemek, iş yapmaktan ve-l hasıl çalışmak a ulaşıyorum kısa yollardan. İşte burada bir çoğunuzda film kopuverir: “Buradan nereye varacaksın yahu, çalışmak işte. Gayet açık ve net.”

Çalışmak bana o kadar net ve bariz gelmediğinden kurcalayacağım biraz daha. Çalışmak denilince gene algı boşluklarına düşüverir insan genelde. Okula giden bir çocuğa sorarsanız çalışmanın ne demek olduğunu alacağınız cevap okul hayatına dair (ders çalışmak tadında) birşey olur. “Sanat sanat içindir, cüzdanla ilgili birşey değildir” diyebilen bir piyanist mesela piyano başında geçirdiği zamana çalışmak diyebilir. Ama insanların geneli (ezcümle, para kazanmak için mesai harcayan ve nüfusların çoğunluğunu oluşturan insan evlatları) ise işi ile ilgili (işyerinde çalışmak) gibi bir mana hayal ederler.

Read the rest of this entry »

June 17th, 2010Efenim?

Buraya hiç yazmadım, yazıyorum.

Önceki cümlenin gizli öznesi bilmem kaçıncı çoğul şahıstır aslında. Özneler objektif bir değerlendirme yapamadığı için subjektif tekilliklere mahkumdur. Bu nedenle okuyan dil bilgisi perspektifinden cümledeki özneye tekillik atfediyor ister istemez. Zira dil bilgisi şekilcidir, devrik anlamları da sevmez, gizli öznelerin kişiliklerinin belirsizliklerini de.

Edilgenlik her ne kadar gizli öznelere isyan da olsa, müpheme müracaatı ancak fiilin faili olmaktan kaçan tercih eder. Yazının kendisi müphem olamaz, eğer onu okuyan varsa. Zira yazmak muhataba yapılır ve muhatab yazıyı okuyandır. Muhatab belirli ise mektup denir ona. Mektupta “sana” yazılır, şu anki yazı ise dil bilgisinde zamiri olmayan eşhasa. Yazı, yazanı okuyana açıkça gösterir, okuma yazana direkt muhataplıktır.

Yazı edilgence yazılmamalıdır o halde. “Sana” doğru da yazılmaz. Yazı, sahibinin fail olduğu açık bir fiildir. O aslında hep ben dir. Ama bu ben değildir ehemmiyet arzeden. Muhataba ne söylediğidir, muhatabın ne kadarını anlamadığıdır. Okuyan anlıyorum dese de okuduğuna değil, kendi ben‘ine bakar genelde. Maalesef…

Buraya hiç yazılmadı, yazan benim…


© 2007 Enfiye.com | iKon Wordpress Theme by Windows Vista Administration | Powered by Wordpress